Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri / Three Billboards Outside Ebbing, Missouri Film Afişi

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri / Three Billboards Outside Ebbing, Missouri Filmi Eleştirisi

Bir annenin kızı için adalet sağlama hikayesi..

Film, 2008’in kült yapımlarından In Bruges’un İngiliz yönetmeni olan Martin McDonagh’ın 3.uzun metrajlı filmi. Önceki iki filmleri olan In Bruges ve Seven Psychopths (7 Psikopat)’daki kusursuz diyalog yazma becerisini burada da konuşturmuş. Yeni İngiliz sinemasında kara mizahıyla öne çıkan McDonagh, bu film ile kesinlikle kariyerinin zirvesine çıkıyor ve filmin senaryosu da sadece kendisine ait. Oyunculuklara gelince. Öncelikle kariyeri boyunca 1984 yapımı Blood Simple (Kansız), 1988 tarihli Misissippi Burning (Misissippi Yanıyor), 1996 yapımı Fargo, 2000 yapımı Almost Famous (Şöhrete Bir Adım), 2001 yapımı The Man Who Wasn’t Here ( Orada Olmayan Adam ) gibi kült filmlerde rol alan ve aynı zamanda kült yönetmen Joel Coen’in de eşi olan Frances McDormand adeta rolünü yaşayarak oynuyor. Film boyunca kızını kaybetmiş anne rolünde verdiği imaj, jest ve mimikleri ve 2 saat boyunca değişmeyen asık surat ifadesiyle son dönemlerin en iyi kadın oyuncu performansı olarak görülüyor. Öte yandan Natural Born Killers (Katil Doğanlar)’ın kült oyuncusu Woody Harrelson’da filmde hatırı sayılır bir performans sergiliyor ancak Green Mile ( Yeşil Yol ), Matchstick Man ( Üçkağıtçılar ), Moon (Ay), Seven Psychopaths (Yedi Psikopat) gibi filmleriyle tanınan Sam Rockwell kesinlikle McDormand’dan sonra filmin lokomatifi. Alkolik, şiddet yanlısı ve umursamaz polis memuru rolüyle aldığı en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarını hakettiği yadsınamaz bir gerçek.
 
***Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.


Oyunculuklardan sonra gelelim filmin işlediği temalara. Aile, dostluk, cinayet, adalet, intikam kara komedi gibi temaları film öylesine kusursuz biçimde harmanlıyor ki film hiç bitmesin istiyorsunuz. Süresi kısa gelebiliyor. Konu olarak başkası çekse çok ağır duygulu ve ağlatmaya yönelik olabilecek bir film Martin McDonagh’ın elinde bir kara komedi başyapıtına dönüşüyor. Tabiki bunların olmasında oyunculuklar kadar müziklerin de payı var. Genellikle westerne benzer olan müzikler de filmle çok uyumlu ve hiçbir şekilde sırıtmıyor. Filmin en büyük artısı ise adalet kavramını işlerken seyirciyi müthiş bir ikilemde bırakması. Kızı tecavüze uğrayıp öldürülmüş olan bir anne olarak Mildred, olayın üzerinden 7 ay geçmesine rağmen katilin yakalanamaması sebebiyle bilbordlar kiralıyor ve onlara polisi ağır şekilde suçlayan ve hakaretler eden posterler astırıyor. Buraya kadar hiçbir şey yok, sonuçta evladı acımasızca katledilen bir anneden bahsediyoruz. Ancak buradan sonra aynı zamanda kanserle de mücadele eden ve kasabada herkesçe sevilen polis şefi Willoughby, hastalığından ve belki de bu bilbordların üzerinde oluşturduğu baskıdan dolayı intihar ediyor. İşte burada biz seyircilerin kafasında kibrit çakıyor; haklıyken haksız durumuna düşen Mildred mi? Bunun da üzerine Willoughby’nin Mildred’e yazdığı bir mektup var ve mektup Mildred’e ulaşıyor. Mektupta da Mildred’in kiralayıp afiş astığı bilbordların kirasını Willoughby’nin ödediğini öğreniyoruz ve daha da kahroluyoruz. Ayrıca Mildred’i bilbord fikrinden dolayı tebrik etmeyi de ihmal etmiyor Willoughby. Filmin seyirciyi düşürdüğü ikilem bakımından burası gerçekten çok önemli. Onun haricinde filmde tabiki katil arayışı var. Sam Rockwell’in canlandırdığı Dixon karakteri barda bir sohbete kulak misafir oluyor ve adamdan DNA örneği alıyor ancak katil o çıkmıyor. Ama DNA’sını aldığı adam Dixon’ın duyduğu sohbette bir kadına arkadaşlarıyla birlikte tecavüz edip öldürdüklerinden bahsediyordu ve bu yüzden de Angela’yı öldürmemiş olsa da başka bir tecavüz veya cinayet suçu işlediğinden emin olan Dixon, Mildred’i de yanına alarak adamın evine doğru yola çıkıyorlar. Ayrıca yanların da tüfek te var. Film yolculuk başladığında bitiyor ancak bitmeden hemen önce ikisi de adamı öldürüp öldürmeyeceklerinden henüz emin olmadıklarını birbirlerine itiraf ediyorlar. Biz de seyirci olarak şunu soruyoruz kendimize?


Bir kişi, suçluluğu kesin olsa da olmasa da başka bir suç işleme ihtimalinde dolayı ölümü hakeder mi?
Filmin bir başka gözardı edilemeyecek yönü ise katolik kilisesine yaptığı sert ve cesur eleştiri. Katolik kilisesine yapılan eleştiri ile birlikte adalet sistemine yapılan eleştirinin de geçtiği bir diyaloğu siz okuyucularımızla paylaşmak istiyorum. Bir sahnede kasabanın sevilen, sayılan papazı, Mildred’i astığı afişlerle ilgili uyarmaya evine geliyor ve Mildred, papaza şunları söylüyor.


“ Bugün ne düşünüyordum biliyor musunuz? Los Angeles’taki sokak çetelerini düşünüyordum. Crips ve Bloods hani. 1980’lerdeydi sanırım. O Crips ve Bloods çeteleriyle savaşmak için çıkarttıkları yeni yasaları düşünüyordum. Yanlış hatırlamıyorsam, o yeni yasaların esası şöyleydi. O çetelerden birine katılırsan, onlarla takılırsan bir gece, hiç haberin olmadan bir sokak aşağında Crips’teki veya Bloods’taki bir arkadaşın bir mekana ateş açarsa veya bir adamı bıçaklarsa o konudan hiç haberin olmasa da belki bir sokak köşesinde kendi halinde takılıyor olsan bile o yeni yasalara göre yine de suçlu sayılıyorsun. En başında o Crips’e veya Bloods’a katıldığın yine de suçlu sayılıyorsun. Bu da aklıma bir şey getirdi peder. Bu da aklıma bir şey getirdi peder. Bu durum siz kilisecilerin durumuna benziyor biraz, değil mi? Sizin de üniformanız var, sizin de lokaliniz var. Siz de nasıl desem.....
Bir çetesiniz. Sen yukarıda piponu tüttürüp İncil okurken çete üyesi arkadaşlarından biri aşağıda papaz yardımcısı çocuğu s*k*yorsa o zaman sen de Crips ve Bloods gibi suçlu oluyorsun peder. Çünkü çeteye katılmışsın bir kere. Hiçbir b*k yapmaman, görmemen ya da duymaman umurumda değil. Çeteye katılmışsın. Bu yüzden de suçlusun. Bir insan, papaz yardımcısı çocuğu veya herhangi bir çocuğu s*kmekten suçluysa.. İşte o zaman evime gelip benimle, hayatımla, kızımla ya da reklam panolarımla ilgili tek bir söz söyleme hakkın yok. Şimdi o çayını bitir peder ve mutfağımdan s*kt*r olup git.