İşe Yarar Bir Şey Film Afişi

İşe Yarar Bir Şey Filmi Eleştirisi

İstanbul Film Festivali seçkisinde yer alan İşe Yarar Bir Şey filmini ele alıyoruz.

İşe Yarar Bir Şey; işe yaramaması imkansız iki el tarafından yazılmış, Gözetleme Kulesi ve 11’e 10 Kala filmlerinin ödüllü yönetmeni Pelin Esmer tarafınca yönetilmiş, Gökhan Tiryaki’ce çekilmiş bir film. Barış Bıçakçı’nın Pelin Esmer’e “Şair bir kadın hakkında film yapmak ister misin?” sorusuyla başlayan; uzun bir sürece yayılan, ortak yazılan bir proje. 2017 çıkışlı İşe Yarar Bir Şey, yeniden Mubi Türkiye’deki İstanbul Film Festivali özel seçkisi kapsamında gösterimde.

İşe Yarar Bir Şey, bir bakıma “yol” filmi olarak adlandırılabilir. Fakat, klasik yol filmlerinin aksine burada bahsi geçen yol; varılacak yerden çok kat edilen mesafeyi değerli kılan bir yol. Bir şehirden diğer şehre olmasının yanı sıra, insanın derininden diğerine doğru uzayıp giden, bir hikayeden ötekine değen. Sık sık kullanılan ayrılık metaforunun aksine; birleştiren, çoğaltan, kimi zaman dolup taşıran bir yol.

Film, bir tren otogarında başlıyor. Leyla’dan önce Leyla’nın sesi, endişesi giriyor otogara. Hayata dair şaşırtılması imkansız, bilge bir bilinçle gözlemliyor etrafı. Hiçbir ayrıntıyı, tek bir kahkahayı dahi kaçırmak istemeyen bir heyecanla. O zaman anlıyoruz ki biz, Leyla’yız. Leyla şair. Yönetmen, bir şairin gözünden yapmamızı istiyor yolculuğu. Çünkü hayatı sevmeyen bir insan böylesine kabul edemez varlığını.

Leyla, Canan ile trende tanışıyor. Canan; yolculuk sonra yaklaştıkça içten içe tükenen, trenin her durduğu kasabada geri dönmeye karar veren genç bir hemşire. İkisinin de yolculuğu İstanbul’dan İzmir’e. Fakat Leyla, var olduğunu hatırlamak-hatırlatmak için gidiyor, lise arkadaşlarıyla 25 yıl sonra ilk kez buluşmaya. Canan ise var olan bir hayatı durdurmak, yok etmek için gidiyor. İzmir’de Canan’ı bekleyen Yavuz; ötenazi kararı almış, yatağa bağlı felçli bir hasta. Böylece aynı şiirde buluşuyor karakterlerimiz. Hayatı kıyısından köşesinden yakalamaya çalışan bir şair; kararsız, ürkek bir cellat; pencerenin yanı başındaki yatağından ona uğramadan geçen günleri izleyen, geç kalan treni -ölümü- öylesine umarsız, acele etmeden bekleyen, zamansız bir genç adam.

Tren ilerliyor, durduğu her istasyonda birbirinden çok farklı hayatlara değiyor Leyla’nın gözleri, ışıklar yansıyor üzerine. Türlü kararlar alıp bırakıyor yerlerine. Duvara karga çizen bir genç, perdesi çekilmemiş bir ev, trene binenler, inenler, yemek vagonundaki öyküler… Hepsi içsel yola da dair. Ve saatler sonunda bitiyor somut olan yol. Canan ve Leyla beraber gidiyorlar ölümünü bekleyen Yavuz’a. Sarı Çiçek’ten bahsediyor, üst kattan gelen çello sesini dinliyorlar. Hemşire Canan hazırlarken Yavuz’un hayatına son verecek iğneyi, soruyorlar: “Yarın yine gelelim mi?”. “Evet.” diyor Yavuz. Tüm yolculuk arayıştayken, Yavuz için bir tam günü daha yaşamaya değer hissettiren “şey”in cevabını buluyoruz artık bu sahnede, herkesin içindeki “işe yarar bir şeyin”…

Filmi şüphesiz bu denli başarılı kılan en büyük yanı, Pelin Esmer’in yönetmenliği ve başarılı kast seçimi. Öykü, karakterleri öyle güzel yansıtmış ki detayları gözümüze sokmaya gerek kalmadan algılayabiliyor, role bürünmüş oyunculardansa gerçek karakterleri izliyor gibi hissediyoruz. Başak Köklükaya (Leyla) filmin dokusuna, naifliğine öyle yakışmış ki; yerine başka birini koyamıyorsunuz. Öykü Karayel ise masum duruşundan yıpranmış saçlarının ucuna yapılan sarı ombrelerine kadar Canan.  Tüm bu bütünlük, dar alanda ustalık ile yaratılmış sahneler, dekor, kostüm ile tamamlanıyor. Hemen her sahnede kullanılan yansımalar, bizim gözümüzün -Leyla-‘nın dışavurumunu yine Leyla’dan dizeler ile destekliyor. Sadece destekliyor, görsel yapı halihazırda var olan romantizmin içinde kaybolmuyor, kendine yer buluyor.

Film, Leyla’nın sonunda var olduğu fakat varlığı oldukça sancılı bulduğu 25. yıl lise buluşması yemeğinde başlayan bir şiirin Yavuz’un penceresinde bitmesiyle son buluyor. Yönetmen bu buluşma masasını, İsa’sız Son Akşam Yemeği’ne benzetiyor. Şiir başlıyor, Leyla ve Canan uzaklaşıyor yavaş yavaş Yavuz’un penceresinden; Yavuz “Yarın da gelelim mi?” sorusunu duydu mu, o gün de verdi mi cevap? Bilemiyoruz. Bir çırpıda okunup biten bir roman gibi, şiirlerinin parça parça değil de bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken şair gibi, herkesin kendi “İşe Yarar Bir Şey” cevabı gibi. Yavuz’un penceresinde; tülün ardında akıp giden hayatın değeri, değersizliği, yarın günün öyle ya da böyle yeniden doğacağı üzerine muazzam bir gözlemci filmi.

“Baktım rüzgarsın sen

Baktım çamaşır ipini zorluyorsun

Hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim

Baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun

Ayağına terlik giy

Bildiğimiz şeylerin taşında yalınayak geziyorsun

….

Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim

Geçen günlere üzüldük tamam yola düşelim

Düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam

Düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli

Başka evlerin kadınları erkekleri tam bir kahraman

Tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde

Bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman.”

Yorumlar

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış, ilk yorumlayan sen ol.