Bozkır Film Afişi

Bozkır Filmi Eleştirisi



Bozkır, tam bir ekip çalışması. Yönetmen Mehmet Tanrısever, yapımcı Mehmet Tanrısever, senarist Mehmet Tanrısever, oyuncu Mehmet Tanrısever.. Hatta zannediyorum ki filmin aldığı 73 ödülü de bizzat Mehmet Tanrısever kendine veriyor. Bu denli kendini adanmışlıktan yola çıkarak film üzerindeki emeğini görmezden gelemiyor, tebriklerimi sunuyorum. Yönetmenin deyişiyle Bozkır: Kuşlara Bak Kuşlara, bir dünya rekoruna imza atıyor.
 
Bozkır, Konya’da işlenen bir arkadaş cinayetini anlatıyor. Kaçak yollarla silah satıcılığı yapan iki arkadaştan Ziya, Abdullah’ın askerlik arkadaşının karısına tecavüz ediyor ve nedendir bilinmez hukuk, adalet, polis, jandarma gibi kavramlardan önce beldeki silah konuşuyor. Kadının namusu tüm köye emanet ya(!), herkes kutluyor bu cinayeti. Hapis şartlarına dayanamayan Abdullah pişman oluyor ve yalanlıyor yaşananları, Bozkır’a geri dönüyor. Türlü tepkiler, kınamalar ve dostlarının önerileri sonunda tövbe ediyor ve tekrar teslim oluyor polislere. Polis nedense sorgulamıyor; tutukluyor, salıyor, tutukluyor, salıyor... Bu sırada da öldürülen Ziya’nın mezarı yatır ilan ediliyor ve halk dilek diliyor mezarın başında. Sonuç olarak uğruna cinayet işlenen tecavüz olayı ve asıl mağdur kadın unutuluyor. Hikaye fire veriyor bu esnalarda. Ne yazık ki tema ne kadın, ne namus ne de cinayet. Konu cehalet. 


 
“Kötü senaryodan iyi film olmaz” demişti hocam. Hikayenin taşıdığı eksiklikler ve ironi sonucu, görüntü yönetmeni Mirsad Heroviç bile sırtalanamamış filmin olası başarısını. İç Anadolu’nun tozlu yolları, ırmakları, asi atları, hasat zamanı buğdayları... Buram buram “bizim” kokan bu atmosfere haksızlık olmuş. Filmin sanat yönetmeni ise Toprak Ana sanırsam. Bozkır’ın güzel coğrafyasının üzerine insan işi bir çivi dahi çakılmamış, üzerine düşünülmemiş. Sanat yönetmeninin kendine göre açıklamaları nedir bilmiyorum fakat açık olan şu ki; seçilen kostümler dönemsel bilgiden yoksun, takvimsel detaylar görülmeyecek kadar uzak yerleştirilmiş kadraja. Saç-baş-dekorların yarısı 1950’lere yarısı 2020’lere ait, gelişigüzel. Filmin geçtiği dönem sanat ekibi ve yönetmen arasında büyük, gizli bir sır olsa gerek. 
 
Yönetmen bir röportajında filmin “kasaba hayatının kaybolmuş değerlerinin hatırlatılması” gibi yüce bir amaç güttüğünü söylemiş. Fikrimi sorarsanız, keşke gütmeseymiş. Öldürülen bir tecavüzcünün mezarını kutsallaştırılıp yakınındaki ağaca çaput bağlayıp dilek dilemek, hasta çocukları hastanelerden önce hacı-hocalara götürmek 21.yy’da sımsıkı tutup bırakmamamız değerler değiller. Aynı zamanda yönetmen, Anadolu insanının mertliğini ve kahramanlığını vurgulamak istediğini, günümüzde yiğitliğin ve cömertliğin azaldığını söylemiş. Bu da; zaten cömert, atik, akıllı olan Anadolu insanının asık suratlı, dedikoducu ve ölüme alkış tutan bireyler olarak resmedilmesine yol açmıştır. Bu gerçek bir Bozkır hikayesidir.” diyor Tanrısever. Gerçek mi değil mi bilinmez ama anlatmaya değer bir hikaye olup olmadığı tartışmaya açıktır.
 
Film, oyuncularının (Haldun Boysan hariç) tiyatrovari performanslarıyla, uzun zamandır gördüğüm en duygusuz ölüm sahnesiyle, sinemasal gerçekliği zedeleyici yanlış kullanılan İç Anadolu şivesiyle ve en önemlisi taşıdığı ulvi(!) amacıyla benim için tam bir hayal kırıklığı. En iyisi yönetmenin esprisine uyup kuşlara bakalım kuşlara, filme değil.
 
Dilşad Demir