Annem Film Afişi

Annem Filmi Eleştirisi



Konuşan Hayvanlar
, Köstebekgiller gibi yapımlarla adını duyuran Mustafa Kotan, bu kez çok da alışkın olmadığı bir türle karşımızda. Anne-kız ilişkisini dramatik yönden ele alan Annem filmi, izleyici kitlesinin yaş ortalaması bakımından da Kotan’a yabancı. Çok kısa bir süre önce vizyona sunduğu Konuşan Hayvanlar’dan sonra böylesi bir değişikliğin yönetmenin ufkunu genişlettiğini inanıyorum ki, anlatabiliyor. Film, takındığı “dram” sıfatının hakkını veriyor. Veriyor vermesine de, ortada yönetmenin vermekte zorlandığı bir sınavı var. Sorusu da şu: Filmde ağlatmak ve gösterilen drama seyirci bulmak için ortaya konulan veriler, amaç mı olmalı araç mı? Hangisi filme değer katar, hangisi klişe?
 
Annem; doğduğu yere ve aileye, uyandığı güne, onu o yapan her şeye büyük bir kin besleyen Nazlı ve kızının aksine tüm bardakların dolu tarafıyla ilgilenen fedakar annesini konu alıyor. En  büyük rutininin annesinden utanmak olan Nazlı, İstanbul’da üniversite kazanmasıyla her şeyini geride bırakabileceği bir yola çıkıyor. Oysa bu yolun yolun sonu, arkasına bakmadan kaçtığı gerçeğine ve sorumluluklarına boynu bükük bir şekilde geri dönüşüne çıkıyor. Öykünün en kıymetli, en özet özelliği taşıyan repliği de burada yazılıyor: “Özümden kaçtıkça kendimi bulurum sandım.”
 
Anne ve baba karakterlerinin kişilik tahlili çok çok başarılı. Anadolu’da maddi imkansızlıklarla boğulmaktan kendini ve ailesini gözü görmeyen, sevilmemekten sevgi nasıl gösterilir öğrenemeyen, sessiz bir baba. Başka yeri yuvası kabul edemeyen, biraz kabullenmiş ama tepeden tırnağa savaşçı bir anne. Öyle doğallar ki; üzerlerine yazılan hiçbir diyalog, üzerlerine atılan hiçbir kıyafet sırıtmamış. Sanıyorum ki bu iki karakter, yönetmenin çok da yabancı olmadığı kimseler. Fakat böyle güçlü bir anneyle büyüyen, köy şartlarına rağmen okulu bitirip üniversite için destek gören Nazlı; tamamiyle kurgusal. Çünkü bu memnuniyetsiz hareketlerinin altında yatan psikoloji filme yedirilememiş. Kaplumbağanın kendi kabuğundan utanması için genelde kabuk değiştirmesi ya da farklı kaplumbağalarla tanışması gerekir. Böyle olunca köy yerinde yıllardır süregelen kültürden bir anda utanç duyması içten değil. Zaten herkes öyle giyiniyorken annesinin şaklarının göze batacağı düşüncesi, o mekan dahilinde samimi değil. Sonuç olarak alt metninin doldurulamadığı Nazlı’nın içine düştüğü ve hüzünlendirmesi gereken ruh halinin seyirciye dokunmaması da büyük bir sürpriz değil.


 
Filmde çok sevdiğim bir şey var. Senaryonun duygusal olduğu kadar esprili bir yanı da var. Bu denge öyle güzel oturtulmuş öyle dikkatli konumlandırılmış ki şimdi ağız dolusu gülüp az sonra damla damla ağlayabilirsiniz. Filmin içerisinde hemen her duygudan biraz biraz var. Bu duyguların birçoğu da aynı oyuncuda, aynı karakterde toplanıyor. Anne rolünü canlandıran Sumru Yavrucuk. Öyle iyi bir yaratı ki, sanki gerçek. Aramızda geziyor, biz filmden çıkıp gitsek de buralarda bir yerlerde Nazlı’yı gözetliyor. Hatta belki bazılarımızı bu akşam evde bekliyor, yemeğe. Başarılı karakter, muazzam oyunculuk.
 
Filmin sonuna doğru yaklaşırken, hikaye anne-kız iletişiminden çıkıp Nazlı ve hayatta karşılaşacağı problemler eksenine girince o detaylı, titiz çalışmalar sonucu ortaya konulan karakterler yerini alışılmış laflar eden, eski Türk filmlerinden ezbere bildiğimiz karakterlere bırakıyor. Yakışıklı sevgili müteahhit Mert, oğlunu kimseye kaptırmak istemeyen burnu havada süslü anne, orta yolu arayan sindirilmiş zengin iş adamı baba. Bu kısımda Nazlı’nın çatıştığı bireylerin üstüne hiç düşülmemiş. Çok belli ki onlar filmin içinde yaşayan, hobileri, fobileri, gerçekleri, inandığı şeyler olan derin karakterler olarak çizilmemişler. Tek boyutlu ve üstünkörüler. Problemin kendisi değil, sembolîler. Durum böyle olunca da filmin ikinci yarısında üzerine övgü yapılabilecek güçte birer detay değiller. 


 
Final, Candan Erçetin’in “Annem” şarkısıyla değer kazanıyor ve uzun, ağlamaklı dakikalar yaşanıyor salonda. Söylemeliyim ki sahneler çok estetik. “Geride kalmak” çok şık resmediliyor finalde. Fakat burada yönetmenin yanıtlamakta zorlandığı sorunun debelenişi var. Sanki final, güzel ayrılık sahneleri çekilsin diye öyle bir iliştirilmiş sayfa sonuna. Final, senaryonun gerçekliği, çizilen ve kabul gören karakterlerin yapısı açısından akla yatmıyor. Ama eğer amaca yönelik bir sonsa bu, başarılıdır. İzlemesi çok keyifli, duygusu pek yüklü.
 
Senaryoda mantık aramak bir yana; filmi izlerken, o anın atmosferinin içinde kavrulurken, şuankinin aksine aklımız değil kalbimiz konuşacak. Her şeyi bir kenara koyup kalbimden söylüyorum ki: Ağlamayı seven, dram filmi meraklıları için tatmin edici bir yapım olmuş. İmkanı olanların ailesiyle -özellikle annesiyle- gitmesini tavsiye eder, ağladığınızın beş katı kadar gülümseyeceğiniz bir hafta dilerim.
 
Dilşad Demir